Sayfalar

8 Şubat 2017 Çarşamba

Doğu Ekspresi ile KARS, ANİ HARABELERİ, ÇILDIR GÖLÜ

08-12/Şubat/2017





Trans-Sibirya Ekspresi ile büyülü bir seyahat yıllardır hayalimi süslüyordu. Mükemmel bir coğrafyada, eşsiz bir doğa manzarası eşliğinde yataklı vagonları ve muhteşem bir restoran vagonu olan mistik bir tren ile 15 gün sürecek 10.650 km' lik bir yolculuk. Bir gün mutlaka yapacağım bu seyahati, ancak kişi başı 13.000 Euro gibi bir engel var şimdilik önümüzde... İki kişi 26.000 Euro, iyi para... 

Bu engeli aşana kadar da elimizdeki alternatifleri değerlendireceğiz elbette. Kafamda deli sorular?!... Tam bu sırada Facebook' ta dolaşırken bir reklam gözüme çarpıyor; 


"Doğu Ekspresi ile Kars Turu"   

Kafamda hemen canlanıyor bu deneyim. 24 saat süren yataklı vagon yolculuğu, hem Sibirya'da neymiş? Benim ülkemin manzaraları çok daha güzel, üstelik bu mevsimde... Karla kaplı vadiler, gürül gürül akan dereler, bozkırlar, Anadolu insanı... Neden olmasın? Hem de 1079 km, yani yolculuk onda bir kısa iken ödeyeceğimiz para ellide birden daha da az, bedavadan biraz pahalı anlayacağınız.

Travelterminal acentesi şöyle bir program yapmış;

Çarşamba günü İstanbul'dan Ankara'ya YHT (Yüksek Hızlı Tren) ile sabah 11:35' de yola çıkıyoruz. 4 saat sonra Ankara'dayız. Ancak Doğu Ekspresi yeni Ankara Gar'ından hareket etmiyor. (Şimdilik) Doğu Ekspresine binmek için TCDD'nin otobüsleri ile 50 dk. lık bir yolculuk sonrasında Kırıkkale' nin Irmak İstasyonuna varıyorsunuz. Tren buradan 19:20' de kalkıyor. 24 saat süren yolculuk sonrasında Kars'tasınız... 
3 gece YP otel konaklaması ile macera başlıyor. Ani Harabeleri, Çıldır Gölünde Atlı Kızak, Gölde avlanan Sazan balıklarını afiyetle mideye indirme, Sarıkamış, Katerina Köşkü, Köy evinde kaz ziyafeti, tabi ki peynircileri ziyaret...

Hiç düşünmeden rezervasyon yapmak için hemen telefonu çeviriyorum. Kızımın okulu olduğu için ne yazık ki gelemeyecek, bu yüzden eşimle beraber iki kişilik yataklı vagon rezervasyonu tam bizim için biçilmiş kaftan... Yataklı vagonda 10 tane iki kişilik kompartman bulunuyor. Travelterminal hepsini almış. Turumuz rehber dahil 19 kişilik bir katılımla gerçekleşecek. Yataklı vagonlarda altlı üstlü açılabilir iki yatak bulunmakta ayrıca bir lavabo, mini buzdolabı, küçük bir masa ve kıyafetlerinizi asabileceğiniz birkaç askı ile üzerine bavulunuzu koyabileceğiniz bir raf bulunmakta. Trende ayrıca kuşetli ve pulman vagonları da bulunuyor. Kuşetli vagonlarda lavabo, buzdolabı ve masa yok bunun yerine yine altlı üstlü açılıp yatak olabilen koltuklar var. Karşılıklı olarak bu koltukları altlı üstlü açtığınız zaman dört kişinin yatabileceği yataklar oluşuyor. Ancak bunlar birbirine çok yakın ve kompartman da çok küçük olduğundan dolayı dört kişinin de tanıdık olmasında fayda var ya da boş koltukların da parasını ödeyip alabilirsiniz. Kuşetli de size temiz çarşaf ve yastıklar size bir poşet içerisinde veriliyor, kendiniz seriyorsunuz. Yataklı da ise çarşaf, battaniye ve yastık yatağınıza tertemiz bir şekilde serilmiş olarak sizi karşılıyor. Koltuklarını açtığınız anda bu şekilde hazır bulunuyor. Aşırı hijyenik olanlar için söyleyeyim, çarşaflar ve havlular gerçekten çok temizdi endişeniz olmasın. Kompartmanınız içeriden kilitlenebiliyor, böylece kapıyı kapattığınız anda dışarıyla bağlantınızı kesmiş oluyorsunuz. Normalde kondüktör anahtar vermiyormuş ama biz tur olarak tüm vagonları aldığımız için rehberimizin ricasıyla herkes dışarıdan da kilitleyebilmek için anahtarlarımızı aldık. Böylelikle kompartmanda olmadığınız zaman içeride bıraktığınız eşyalarınızda aklınız kalmıyor.



Yataklı vagonun koridoru, sağda kompartmanlar...


Yataklar gerçekten çok temiz...

             




             

 Trendeki odamız... 

Doğu Ekspresi Yeni Ankara hızlı tren garından hareket etmiyor. Yeni Gar, eski garın hemen arkasına inşa edilmiş zaten ancak sanırım rayların entegrasyonu ve bir takım yenileme çalışmaları henüz bitmediği için bizi hemen garın önünden kalkan TCDD' ye ait otobüslerle Kırıkkale' nin Irmak istasyonuna götürüyorlar. Bu arada yeni Gar oldukça modern, içerisinde mağazalar, restoranlar ve kafeler bulunmakta. Ancak henüz istenen yolcu kalabalığı yok, bu yüzden işletmeler epey boş. Her katta temiz tuvaletler bulunmakta. Ayrıca 24 saatlik uzun yolculuk öncesinde her türlü ihtiyacınızı karşılayabileceğiniz bir de Migros var. Biz de herkes gibi Migros' a uğrayıp yol boyunca ihtiyacımız olacak ufak tefek atıştırmalık, sandviç, çikolata, şarap vs gibi abur cuburlarımızı tamamlıyoruz. Herkes alışverişini bitirip tuvalet ihtiyaçlarını da giderdikten sonra 45-50 dakikalık bir otobüs yolculuğu sonrasında Doğu Ekspresinin kalkacağı Irmak İstasyonuna varıyoruz.




       

Eski Ankara Garı...    

Akşam karanlığında çok da iyi aydınlatılmamış olan Irmak istasyonuna vardığımızda sessizliğin içinde bizi bekleyen Doğu Ekspresi uzun yolculuk öncesinde dinleniyor ve yolcularını bekliyordu. Kompartmanımıza geçmeden önce bu anı ölümsüzleştiriyor ve fotoğraflarımızı çektiriyoruz.




Bir Trans-Sibirya değil ama memleketimin treni ne de olsa...




Herkes valizlerini kompartmanına yerleştirip hazırlıklarını tamamlayınca trenimizin hareket saatini beklerken rehberimiz bizi yemek vagonunda tur hakkında küçük bir brifing vermek üzere topluyor. 

Tren yolculuğu hakkında başlayan brifing, tur programı ile devam edip, soru-cevap kısmı ile tamamlanıyor. Bu akşam 19:20' de başlayacak olan yolculuğumuzda en güzel görüntülerin sabah 06:30 - 07:00' den sonra başlayacağının bilgisi fotoğraf severleri mutlu ediyor.  Tren yolculuğundaki en hassas noktanın öğlen 14:00' den sonra Erzurum sınırlarına girerken ne yazık ki trenin su depolarından tuvaletlere gelen suların donabileceği bilgisi de bazılarımızı mutsuz ediyor. Bu, saat 14:00' den sonra tuvaletlerin çok temiz kalamayacağı anlamına geliyor. "Kars' ta üşüyecek miyiz?" sorusunun cevabı ise ayak ve bacak kısımlarımızı sıkı bir şekilde koruyacak olursak soğuğun bizi çok fazla rahatsız etmeyeceği şeklinde veriliyor. Çünkü hava durumu ilk günü -8, sonraki günü -13, daha sonraki günü -16, son günü de -23 olarak göstermekte. Yani gitgide soğuyan bir dört gün geçireceğiz. Bu turu bizim gittiğimiz mevsimde yapacak olanlara benim tavsiyem erkekler için mutlaka pantalon içerisine termal içlik, kadınlar için ise kalın külotlu çorap yeterli olacaktır. Bu şekilde gerçekten hiç üşümedik. Sadece son gün, uçak dönüşünde rahatsız etmesin diye termal içliği giymedim, sadece o gün biraz soğuğu hissettim. Gerçi o gün -23 derece ile en soğuk gündü zaten.

Trenin yemekli vagonu rahatça oturup bir şeyler yiyip içebileceğiniz karşılıklı ikişer koltuk ve masa düzeninden oluşuyor. Ancak menü için çok olumlu konuşmak mümkün değil. İşletmesini yapan firma YHT'lerdeki (Yüksek Hızlı Tren) işletmenin aynısı. Çalışanlar çok iyi niyetli olsalar da menü hem çeşit hem de sayı olarak yetersiz. Mikro dalgada ısıtılan tavuk pilav veya döner pilav gibi hazır yiyecekler var ancak onlar da zaten hemen bitiyor. Aynı sorun kahvaltıda da oluşabilir diyor garsonlar, eğer ertesi sabah kahvaltı alacaksak adımızı yazdırmamız gerektiğini belirtiyorlar. Sanırım kalmasın diye sayıca az miktarda stok tutuyorlar. Çay, kahve de sıkıntı yok. Kars' a kadar stoklar tükenmedi. Bu konuda rehberimiz bizi daha önceden uyardığı için hepimiz yiyecek, içecek, atıştırmalık konusunda tedarikliyiz. Ankara Garında Migros' tan ihtiyaçlarımızı karşılamıştık. Yemekli vagonda alkol satılmıyor. Eskiden TCDD'nin trenlerinde yemekli vagonlarda bu tür bir yasak bulunmuyordu artık ne değiştiyse bilemiyorum. Şu an yok. Ama kendi getirdiğiniz içkinizi içebiliyorsunuz. Şimdilik bu konuda bir sıkıntı yok. Dediğim gibi, "şimdilik!..." 



Yemekli Vagon...

Tabi çok restoran havasında olmadığı için yolculuk boyunca büyük bir süreyi burada geçirebiliyorsunuz. İsterseniz çayınızı, kahvenizi yudumlarken kitabınızı okuyup, aynı zamanda manzaranın da tadını çıkartabilirsiniz. Genelde pulman yolcuları çok fazla yemekli vagona gelmiyorlar, daha çok yataklı vagon yolcuları burada bulunuyor. Kısmen de kuşetli vagon yolcuları vaktini burada geçiriyor. Tabi bazı küçük yolcularımızın sıkılmasının önüne geçebilecek fazla eğlence burada da yok...



Tren yolculuğu bazı yolcular için ne yazık ki sıkıcı...

Yemek faslı, şarap, tanışma, sohbet vs saat gece yarısını neredeyse buluyor. artık herkes yavaş yavaş odasına, kuşetine çekiliyor. Biz de kompartımanımıza geçip istirahate çekiliyoruz. Yataklar gerçekten temiz, eşim yukarıda yatmak istiyor. Ben aşağıdayım. Tek sıkıntı, boyum 1.80, yatak da aşağı yukarı aynı boyda bu yüzden biraz zor oluyor yatmak. Daha uzun boylu olanlar için biraz daha sıkıntılı olabilir bu durum. Yatarken herhangi bir sarsıntı, rahatsız edici bir ses duymuyorsunuz. O açıdan endişe etmeyin. 


* * *
Sabah en güzel manzaraların görülmeye başladığı zamanlarda uyanıyoruz. Trenimiz Divriği civarlarında Fırat nehrinin bir kolu olan Çaltı Suyu Çayının yanından çok güzel manzaralar eşliğinde ilerliyor. Zaten çok kısa bir süre sonra da İliç' e doğru Fırat nehrinin yanından gitmeye başlıyoruz. Manzara zaman zaman inanılmaz oluyor. Ama her zaman bu güzellikleri yakalamak için şansınız olmuyor tabi ki...


07:14 Divriği güneş doğuyor...




Trenin bu pozunu yakalamak için doğru zaman 08:43 (İliç)


İliç' e doğru artık Fırat'ın kenarındayız...


Manzara her zaman muhteşem...

Yolculuğumuz çok keyifli bir şekilde devam ediyor. Ama elbette bu yolculukta yanınızda olmazsa olmazlardan biri de okumaktan keyif alacağınız kitap veya kitaplar olacak. Çünkü bol miktarda okuyacak vaktiniz oluyor.


Trenimiz yol aldıkça iklimde yavaş yavaş değişiyor ve daha soğuk, daha karlı olmaya başlıyor. Tabi bu durum daha güzel fotoğrafları ortaya çıkarıyor. Hem eski istasyon binaları hem de alabildiğine uzanan beyazlıklar görsel bir şölen sunuyor bizlere...






Eski tren istasyonlarından birkaçı...

Eski istasyon manzaraları hakikaten nostaljik bir hava yaratıyor bende. Tabi eski istasyon deyince sanki bu istasyonların bir de yenisi varmış gibi düşünmeyin, bu istasyon binaları halihazırda kullanılan binalar, eskilikleri, kullanılmayan nostaljik binalar olmalarından değil yapılış tarihlerinden geliyor elbette... Gönül ister ki bu binaların yanına daha modern ve kullanışlı olarak yenileri yapılsın ama eski olanlarda dokusu korunarak kalsın veya müze olarak kullanılsın. Bu dileğimi Marmaray hızlı tren projesi kapsamında yenilenen Haydarpaşa - Pendik hattı üzerinde bulunan tarihi Göztepe - Erenköy vb gibi yıkılması planlanan istasyon binaları ve elbette Haydarpaşa tren istasyonu içinde tekrarlıyorum tabi ki...

Trenimiz ilerledikçe kar kendini hissettirmeye başlıyor artık. Karla beraber toprağın göründüğü son karelerimizde Saf Anadolu' yu yakalıyoruz. Bundan sonrası artık tamamen karla kaplı olacak... 






Saf Anadolu...

Trenimiz yavaş yavaş Erzincan' a doğru yaklaşıyor. Artık dışarıdaki manzara tamamen kar. Nehirler kısmen de olsa donmuş pozisyonda. Aşkale' ye geldiğimizde ise göz alabildiğince beyazlık hakim dışarıdaki manzaraya. Dışarıda soğuk alabildiğine artmış durumda ancak trenin içi çok iyi bir şekilde klimatize edildiği için rahatça gömlekle veya t-shirtle dolaşabiliyorsunuz.




Erzincan İstasyon...




Donmuş Nehir...

Aşkale - Erzurum arasında ise artık dışarının soğuğu iyice kendini kanıtlıyor... Bingo!.. Tuvalet sifonlarına giden su boruları donuyor artık, rehberimizin daha önceden bizi uyardığı gibi.




Kar artık her yerde... (Aşkale)



Erzurum' a yaklaşırken hafiften karnımız acıkmış, bu yüzden hepimizin aklına Erzurum Cağ Kebabı düşüyor elbette. Zaten trenin yemek stokları az, herkesin yanında getirdiği malzemelerde suyunu çekince trene Cağ Kebabı siparişi vermek gibi bir ritüeli gerçekleştirmek zorundayız. Ancak tren Erzurum istasyonunda 7-8 dakika duracak, bu süre içerisinde siparişimizi getiren kuryenin istasyonda olması ve aynı süre içinde de ödeme işlemini halletmemiz gerekiyor. Tabi önceden gelip bizi beklerse siparişler soğuyacağı için bunu da istemiyoruz. Bu yüzden bu işi tek tek yapmak yerine tüm istekliler bir araya gelip tek bir sipariş hazırlıyoruz ve rehberimiz bizim için tek bir arama yapıyor. İşi zorlaştırmak için (!) trende biten alkol sorunumuza karşılık, gelirken Tekel' den bir kaç kutu bira alıp alamayacağını soruyoruz. Önce tabi itiraz geliyor, Erzurum biraz tutucu bir yer. Sonra olabilir deniyor falan ama ben biraların gelmeyeceğine eminim. Neyse, tren Erzurum istasyonuna yaklaştığında tekrar arıyoruz teyit için, sıkıntı olmadığı, tam saatinde siparişlerimizin istasyonda olacağı söyleniyor. 

Trenimiz Erzurum istasyonuna vardığında tabi bir çok kişi aynı anda sipariş verdiği için bir sürü adam ellerinde poşetlerle siparişlerin sahiplerini bekler durumdaydı. Neyse bizimkini bulup siparişlerimizi teslim alıyoruz. Biralar mı? Elbette gelmiyor...



Erzurum istasyon...



Rehberimiz Cağ Kebabı siparişlerimizi teslim alıyor...


Bu turu yapacak olanlar için söylemekte yarar var, trene servis yapan bir çok Cağ Kebabı numarasını elbette internetten bulabilirsiniz. Biz Koç Kebap' dan söyledik. Lezzeti fena değildi. Tabi dükkanda yemek daha farklı olurdu. Tercihi yine de size bırakıyorum. İsteyenler için numarasını aşağıda paylaşıyorum.  



Cağ Kebabını sipariş verdiğimiz KOÇ Kebap...

Karnımız doyunca biraz rahatlıyoruz. Çay, kahve, kitap, sohbet, manzara derken iyice Kars'a yaklaşıyoruz. Hava kararmadan önceki son kareleri alıyorum...






Gün batmadan son kareler...

Her güzel şey gibi tren yolculuğumuzda bitiyor. Karanlık ve soğuk bir havada Kars İstasyonuna giren trenimiz yavaşlıyor, yavaşlıyor ve sonunda duruyor. Önceden hazırlayıp kapattığımız bavulumuzu alıp atkı, bere, eldiven ne varsa kuşanıp Kars' a ayak basıyoruz.


Kars İstasyona iniş...



Hazır bekleyen Minibüsümüz bizi otelimize götürüyor. Akşam yemeğini yedikten sonra yorgunluğumuzu atmak üzere odamıza çekiliyoruz.

* * * 

video



Bugün Kars' taki ilk günümüz. İlk günümüzde penceremizden tatlı tatlı kar yağışını seyrediyoruz önce. Sonra kahvaltı için aşağıya iniyoruz. Ekip sofrada yerini almış, herkes dinlenmiş, dinç ve neşeli bir şekilde kahvaltı sürüyor. Kahvaltımızı ettikten sonra, önce Ani Harabeleri, sonrasında Çıldır Gölü programımız var. 

Kar nazlı nazlı yağıyor. Hava -12 derece ama gerçekten çok üşütücü değil. Nem yok bu yüzden İstanbul' da olduğu gibi çok soğuk hissetmiyorsunuz. Ekip toplanınca Ani harabelerine doğru yola çıkıyoruz. Yaklaşık 45 km. lik bir mesafeyi 45-50 dakikada alıyoruz. Ani' ye yaklaştığımızda şoförümüz bize sürpriz olarak "Sarı Gelin" şarkısını Ermenice dinletiyor.  

Karla kaplı yolda deneyimli şoförümüz ve kar lastiklerimiz sayesinde Ani girişine kadar geliyoruz. Burada en önemli konu tuvalet olmaması. Bu yüzden sıkıntı yaşanabilir. Bilgi olarak paylaşmak istedim.  En yakın tuvalet gezi bittikten sonra ki ilk OPET benzin istasyonu. 






ANİ HARABELERİ:

Ani Harabeleri Kars' ın güneydoğusunda bulunuyor. Aras nehrinin bir kolu olan ve Ermenistan ile aramızdaki doğal sınırı oluşturan Arpaçay'ın hemen bitişiğinde yer alıyor. Arpaçay'ın ötesi, karşı kıyı Ermenistan toprakları... Zaten buradan bile gözetleme kulelerini görebiliyorsunuz.



Tarihçiler bu bölgede M.Ö 3000 yılından itibaren yerleşim olduğunu belirtiyorlar. Hurriler, Urartular, Kimmerler ve Araplar gibi 24 farklı uygarlık bu bölgede 8. yüzyıla kadar zaman zaman hüküm sürmüş. İpek yolu üzerinde bulunan bu bölge Arpaçay üzerindeki İpek Yolu Köprüsü sayesinde uzun yıllar Türkiye ve Ermenistan arasını birleştirmekte ve ticaret imkanı sağlamaktaydı. Ancak günümüzde köprü ne yazık ki yıkılmış durumda.




Yıkılmış İpek Yolu Köprüsü...


Bölgede bir çok eser bulunmakta. Gördüğüm kadarıyla çoğu bakımsız kalmış durumda. Eserler uzun yıllar boyunca depremler, yıldırımlar ve hatta Ermenistan tarafındaki maden ocaklarında patlatılan dinamitler nedeniyle çok zarar görmüş. Onarım ve restorasyon işlemleri bazı eserlerde devam ediyor ancak mevsim şartları dolayısıyla yılın çok az bir bölümünde çalışma yapılabildiği için çok yavaş ilerliyor. Ayrıca harabelerin daha toprak altında gün ışığına çıkarılmayı bekleyen çok büyük bir kısmı bulunmakta. 

Şehrin etrafı çok geniş ve yüksek surlarla çevriliymiş. Yaklaşık olarak 4,5 - 5 km uzunluğunda olduğu tahmin ediliyor. Ancak şu an sadece günümüze kadar kalan ve restore edilen 150 - 200 metrelik kısmını görebiliyorsunuz. Surların yüksekliği 8 - 10 metreyi buluyor. Bu yükseklikteki surları aşabilen düşmanı ise içeride bir sürpriz bekliyor. İlk suru aşabilenler yaklaşık 10 metre sonra ikinci bir sur ile karşılaşıyor ve iki sur arasında savunmasız kaldıkları için kolayca imha ediliyorlarmış.



Ana giriş ve surlar... 

 

Ani Harabelerinin sembol yapısı Aziz Gregory Kilisesi (Zoom ile)


Aziz Gregory aslında bu kadar uzakta...


Müzeye giriş 8 TL, Müzekart geçerli, müzekartınız yoksa bu gişeden de temin edebiliyorsunuz isterseniz. Müzekartımızı gösterip ana kapıdan girip surları geçiyoruz, çok geniş ve karla kaplı bir alandayız. Eserler geniş bir alana yayılmış durumda ancak çok fazla kar var. Bu arada Ani Harabeleri ile özdeşleşmiş olan sembol binaya (Aziz Gregory kilisesi) geçici ziyaret yasağı olduğu için gidemiyoruz. Ani Harabelerine gitmek için aracı olmayanlara da şehirden Gazi Ahmet Muhtar Paşa konağı önünden servisler olduğunu söyleyelim.






Ana giriş kapısından geçtikten sonra geriye dönüp kapıya doğru baktığınızda duvarda ters bir gamalı haç göreceksiniz. Aslında her ne kadar meşhur edeni Naziler olsa da bu işaretin kökeni çok daha eskiye dayanıyor. İngilizce ve diğer bir çok dilde "Swastika" denilen bu işaret bizde 1955 yılında Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlüğüne Fransızca' da olduğu gibi (Croix gammeé) Gamalı haç olarak girmiş. Aslında Uzak Doğu kültüründe "iyi talih, sağlıklı olma, şanslı olma, iyilik hali" gibi anlamlar taşıyor. M.Ö. 2000' li yıllara kadar da uzanıyor geçmişi... 


Swastika (Ters Gamalı Haç)...

Ani harabeleri "40 kapılı 1001 kiliseler şehri" diye geçer bazı kaynaklarda, gerçekten bir çok kilise görebilirsiniz. 

Gücümüz yettiğince bir çoğunu dolaşıyoruz. Bizi en çok zorlayan "Tigran Honents (Dikran Honentz) Kilisesi" oluyor. Çünkü bu kiliseye ulaşmak için dik bir yardan aşağıya inmek zorundasınız, normal bir havada sorun olmayacak bir yükseklik ancak karlı ve kaygan tepe özellikle ayakkabıları uygun olmayanlar ve yaşlılar için epey sıkıntı oldu. Bu yüzden bir kısım inmekten vazgeçti. Ancak görülmeye değer bir yapı. Tam yamaçta yer alıyor ve Arpaçay'a ve İpek Yolu Köprüsüne bakıyor. Bizler çok zorlanmadan iniyoruz.



Tigran Honents Kilisesi...

Kilisenin yamaca bakan tarafındaki duvarda eğer dikkatli bakmazsanız gözden kaçırabileceğiniz bir de güneş saati bulunmakta.



 Güneş saati...





     

Tigran Honents Kilisesi...

Kilisenin içi esasında çok güzel ama resimler hep tahrip edilmiş ne yazık ki. Nedense bu tür değerleri bir türlü koruyamamışız. Türkiye'nin her yerinde bu tür kiliselerde maalesef resimler bu şekilde kazınmış ve gözler bilinçli bir şekilde oyulmuş. En kötüsü ise otorite buna izin vermiş ve bu canım eserler günümüze kadar ancak bu kadar gelebilmiş.

Bir diğer kilise Kutsal Kurtarıcı diye de bilinen "Aziz Prkich Kilisesi". M.S. 1035 tarihinde yapılmış olan kilisenin zemini dairesel kesitli olup kümbet şeklindedir. Büyük Katedrale yakın inşa  edilmiş olan bu kilisenin 1930'lu yıllarda yıldırım düşmesi sonucu yarısı yıkılmıştır. Şu an restorasyon çalışmaları kalan yarısında devam etmektedir.


Aziz Prkich (Kutsal Kurtarıcı) Kilisesi...


Büyük Katedrale doğru yürürken sol tarafta Menuçehr Camisini görüyoruz. Ani şehri 11. yüzyılda Türklerin Anadolu'da fethettiği ilk şehir. 1064 yılında Selçuklu Sultanı Alparslan tarafından fethediliyor. Şehrin idaresini de Şeddatlı Emiri  Ebu'l Esvar'ın oğlu Ebu'l Menuçehr' e bırakıyor. Menuçehr'in şehirde ilk yaptırdığı yapılardan birinin Menuçehr minaresi olduğu söyleniyor. Tamamlanması bazı kaynaklara göre 1072 yılını bulmuş. Sekizgen şeklindeki minaresi ile birlikte Menuçehr Cami Anadolu'da yapılan ilk Türk Camisi ünvanını alıyor. Bugün ise minarenin sadece şerefesine kadar olan kısmı ayakta kalmış durumda...



Ebu'l Menuçehr Camii...




Selçuklu taş işçiliği...



İçerden Menuçehr...

Artık Büyük Katedral'e geçiyoruz. Büyük Katedral'in 987-1010 tarihleri arasında inşa edildiği tahmin edilmektedir. Alparslan 1064 yılında Ani şehrini fethettiği zaman Fetih Namazını burada kıldığı için Fethiye Camii diye de anılır. Geniş kare bir avlusu, dört kapısı ve görkemli sütunları var ancak kubbesi yıkılmış durumda. İçerisi de ne yazık ki sütunlar haricinde harap haldeydi.



Büyük Katedral (Fethiye Camii)...

                     




Kubbe yerinde yok...


İçerisi harap bir halde...


Ani gezimizi bitirip dönüşe geçiyoruz. Dönüş yolunda Ani harabelerinin simgesi olan Aziz Gregory Kilisesini uzaktan bir kere daha fotoğraflıyorum. Bir de yıkılmış bir minare objektifime yakalanıyor.



Aziz Gregory Kilisesi...


Yıkık Minare...

Çıkışta çay ikramı içimizi ısıtıyor. Ancak hala tuvalet için en az bir 20 dakikamız var. Kendine çok fazla güvenemeyenler çay ikramını istemeye istemeye de olsa reddetmek zorunda kalıyorlar. Ancak benim gibi çayı seven biri için hele ki bu soğukta geri çevrilecek bir teklif değil. Çay içerken yanınıza elişi bir şeyler satmak için çocuklar yanaşıyor, harçlıklarını çıkartmak için çaba gösteriyorlar. Elimizden geldiğince bir şeyler alarak yardımcı oluyoruz. Ama burada söylemenin çok faydası olacağına inanıyorum, eğer Kars seyahati düşünüyorsanız, eğer yardımsever biriyseniz mutlaka yanınıza 10-16 yaşlarına uygun kız erkek farketmez kışlık mont, hırka, bot, atkı, eldiven alın mutlaka. Çünkü şehir merkezinde de sizi hiç rahatsız etmeden ufak tefek bir şeyler satmak için yanınıza gelecek olan bu küçük arkadaşlarımızın bunlara ihtiyacı var. Böyle bir girişimin onları çok mutlu edeceğine inanıyorum.  



Ani Hatırası...


Artık Çıldır Gölü için yoldayız. OPET' te tuvalet molası herkesi mutlu edince ekip daha da keyifleniyor. Yolda eski bir Malakan Köyünü ziyaret ediyoruz. Elbette köyde Malakanlar yaşamıyor ancak kendine has dümdüz uzun ve geniş ana caddesi ile bu yol boyunca sıralanmış tek katlı evleriyle tipik Malakan köyü özelliğini korumuş bir mahalleyi görüyoruz.



  Eski Malakan Köyü...


Malakanlar yıllarca Rusya'da yaşamış bir Hıristiyan tarikatı olan Malakanizm'i benimsemiş. Malakanizm Greko-Rus kilisesine bağlıdır ancak içsel inançları nedeniyle "Tanrı'nın tahta, taş veya diğer objelerle temsil edilerek ona ibadet edilmesini asla kabul etmemişler ancak tek bir otoritenin fikir ve imajına iman etmişlerdir." Onlar insanın ruhunda yaşayan güçlü ve kadir-i mutlak bir tanrı inancına ibaret ederler. İkon ve haç gibi el yapımı şeylerin “Tanrı olmadığına onların ancak insanoğlunun abartısı olduğuna inanırlar. Bu  nedenle de, haç, ikon gibi  ibadet  materyallerinin varlığını ortaya çıkışını anlamsız  bulurlar. Batı protestanlığından etkilenmiş ancak ruhban sınıfı nedeniyle bu kiliseyi de reddetmişlerdir. Doktrinleri 17. yüzyılda köylüler arasında, orta sınıfın alt kesimleri ve tüccarlar arasında çabucak yaygınlık kazandı. Ortodoks kilisesinin oruç zamanlarında et yemeye ve süt içmeye devam ettikleri için bu topluluğa "Molok, malak=Süt, an=içen" anlamına gelen Malakan ismi verildi. İnançları gereği hiç bir şekilde yalan söylemiyor, insan öldürmüyor, doğayı, toprağı ve barışı seviyorlardı. Doğuştan ateşli silahlara karşı oldukları için askerliği de reddediyorlardı. Ruslar bu yüzden 93 harbi sonrasında (1877-1878) Malakanları Kars' a sürdü. Burada iyi komşuluk ilişkileri göstererek yöre halkıyla kaynaşan Malakanlar 1917' deki Büyük Ekim Devrimi sonrasında Sovyet Hükümeti Kars'da dahil olmak üzere işgal ettikleri tüm topraklardan çekilse dahi Sosyalizme yakın olan Malakanlar bu verimli toprakları terk etmediler. Ancak 1921 yılında Rus Sefiri Ankara'ya veda ziyaretine gelirken trenle Erzurum'a oradan da otomobil ile Ankara'ya geçmiş. Erzurum ziyareti sırasında Kazım Karabekir Paşa'ya gelen bilgi, "Sefir'in Malakan köylerine de bir ziyaret yaptığı ve kendi halinde çalışkan, barışçı, ziraat ve tarımda ileri gitmiş olan Malakanlar ile gizli gizli Bolşevik yapılandırması için anlaştığı" şeklinde olunca Kazım Karabekir Paşa "İstiklal Harbimiz" adlı kitabında da değindiği gibi durumu Ankara Hükümetine bildiriyor ve yeni düzen için tehlikeli bulduğu Bolşevik nüfus unsurlarından olan Malakan'ların sınır dışına çıkarılmasına karar verilmesi gerektiğini bildiriyor. Sihirli formülü de kendisi buluyor. "Ruslar zamanında dahi askerliği reddeden Malakanlara zorunlu askerlik getirirsek zaten göçerler" diyor  Karabekir. Böylelikle T.B.M.M'de çıkarılan bir yasa ile diğer azınlıkların muaf olduğu askerlik Malakanlar için zorunlu hale getiriliyor. 20 Ocak 1921'e dek süre verilen düş sürgünlerine yeniden yollara düşmekten başka da bir seçenek kalmıyor. Çoğu istemeye istemeye eski toprakları Sovyetler'e, bir kısmı Amerika'ya, bir kısmı da Avustralya ve Yeni Zelanda'ya göç ediyor. 

Malakanlar kent hayatını asla benimseyememişlerdir. Köye tutunmak onlar için her zaman hayatın ta kendisi olmuştur. Kars halkı değirmende un öğütmeyi, piyanoyu, gravyer peynirini, semaverde çay demlemeyi, düş kırıklıklarında dahi umudu yitirmemeyi, halkların kardeşliğini, dayanışmanın yüceliğini, kardeş sofrasında paylaşmanın lezzetini Malakanlar'dan öğrenmiştir. Malakanların hikayesini daha iyi özümseyebilmeniz için Tarık Akan'ın "Deli Deli Olma" filmini izlemenizi öneririm.   

ÇILDIR GÖLÜ:

Artık Çıldır Gölündeyiz. Göl yılın bu zamanlarında tamamen donuyor. Buz kalınlığı ortalama 30-35 cm olsa da bazı yerlerde 70 cm' e kadar çıktığı oluyormuş. Çıldır gölü çok verimli bir göl, yöre halkının "Sarı Balık" dedikleri Sazan Balığı bir hayli fazla. Ancak yakalamak elbette bir hayli meşakkatli. Göl donmadan önce düzenekler hazırlanıyor ağlar atılıyor, işaretler konuyor. Göl donduktan sonra da kazma ve kürek yardımı ile buz kırılıp ağlar toplanıyor.

Karnımız artık iyice acıktı. Artık bu gölün meşhur balıklarının tadına bakmanın zamanı geldi. Çıldır gölünün yanındaki tek tesis "Atalay'ın Yeri" İçeri girmeden önce tamamen donmuş göl üzerinde dolaşan, atlı kızağa binen ya da binmek için sıra bekleyen, bu sırada şarkılar, türküler söyleyerek eğlenen bir grup var onları seyrediyoruz. Yemek öncesi bu ritüel ilgimizi çekiyor. Gölde iki tane atlı kızak bir tane de kar motoru var. Atlı kızak kişi başı 15 TL alıyor. Ya da gönlünüzden ne koparsa. Kar motoru da 10 dakikası 40 TL. İki kişi binebiliyorsunuz.


Çıldır'ın ortasında bir İgloo...



Hiçliğin ortasında... 

Atalay'ın Yerine girip bizim için hazırlanmış grup masamıza oturuyoruz. İçerisi kalabalık, her grup için masaları birleştirip ayrı yer hazırlamışlar.  Servis hiç aksamıyor, mezeler, salatalar zaten sofrada hazır. Balıklarımız da seri bir şekilde geliyor. Biz de aynı serilikte mideye indiriyoruz. Sarı balık iri iri takoz şeklinde kesilmiş ve tavada kızartılmış olarak geliyor. Tadı fena değil. Göl balığı gibi kokmuyor. Bunun nedenini Çıldır Gölünün dibinin çok temiz olmasına bağlıyorlar.







Atalay'ın Yeri...

Karnımız doyup çaylarımızı da içince sıra geliyor göl üzerinde atlı kızak ile gezmeye. İki tane atlı kızak bekleyenleri sırayla gölün derinliklerine doğru götürüp getiriyor, aşağı yukarı 10-15 dakika sürüyor. Atlı kızaklardan biri iki, diğeri dört kişilik. Hızlı gittiği için soğukta bacaklarınız üşümesin diye battaniye veriyorlar. Biz iki kişilik olana biniyoruz. Sürücümüz açık fikirli çok medeni bir kişi, adı Tuncay. Sohbeti güzel, yüreği kocaman iyi bir doğu adamı. 15 senedir bu işi yaptığını söylüyor. Yazın ise tarım işi ile uğraşıyormuş. Atalay'ın yerinde garson olarak çalışan bir de oğlu varmış. On beş gün sonra askere gidecekmiş, ben bu yazıyı yazdığım zaman muhtemelen gitmiştir bile. Kendisine hayırlı tezkereler diliyorum. Bir süre atlı  kızak ile gittikten sonra Tuncay fotoğraflarımızı çekmek için duruyor. Çok güzel fotoğraflar alıyoruz.





Kraliyet Ailesi halkı selamlarken...








Çıldır Gölünde Atlı Kızak...


Atlı kızak keyfimiz bitince birer çay daha içmek için tekrar Atalay'ın Yerine dönüyoruz. Tabi bu sırada turu başarıyla tamamladığımız için grup üyelerimiz bana kristal (!) başarı ödülümü takdim ediyorlar.


Kristal (!) başarı ödülüm ile birlikte...

Artık otelimize dönüyoruz. Hava bu mevsimde erken kararıyor. Akşam yemeğinde başka bir tur organizasyonu ile bugün ama uçakla Kars' a gelmiş olan abim ve yengemle buluşuyoruz. Karşılıklı günümüzün nasıl geçtiği sohbetine eşlik eden kadehlerimiz ile keyifli bir yemek yiyoruz. Sonra Kars merkeze gidip bir kahve içelim fikri oluşunca odalarımıza çıkıp sıkı bir şekilde giyiniyor ve 10-15 dakikalık yürüme mesafesinde olan Kars merkezine yürüyoruz. Gece ışıklandırma altında bembeyaz karla kaplı dümdüz ve temiz Kars sokakları bana sanki bir Doğu Avrupa ülkesindeymişiz izlenimi veriyor. Güzel fotoğraflar alıyorum. Kahve Diyarı isimli şık bir kahvecide birer kahve içiyoruz. Arkada geniş de bir ısıtmalı bahçesi var. Garsonlar kızlı erkekli ve güler yüzlü. Sonra günün yorgunluğunu atmak üzere otelimize dönüyoruz.


Baltık ekolü kesme taş binada Kahve keyfi...



Kars'tan gece manzaraları...

 


Kars'tan gece manzaraları...


Ertesi sabah kahvaltımızı ettikten sonra yola çıkıyoruz. Bugün programımızda Katerina Köşkü, Sarıkamış Kayak Pisti ve Şehitlik ziyareti var. Öğlen yemeğimiz ise bir Kars köyünde Kaz ziyafeti...

Katerina Köşkü, 93 harbi diye bilinen (1877-1878) Osmanlı - Rus savaşı sonrasında Kars şehrinde 40 yıl süren Rus işgali sırasında Av Köşkü olarak Ruslar tarafından yaptırılmış mimarisi güzel bir köşk. 1914 yılında Rus Çarı I. Nikola ve eşi Sarıkamış'a geldiklerinde bu köşkte kalmışlar. Kesin bir kayıt olmamakla birlikte 1896 yılında yaptırıldığı düşünülmektedir. Yekpare ağaçtan çivi kullanılmadan yapılmış bu köşk Ana Köşk ve Av Köşkü olarak iki ayrı yapıdan oluşmaktadır. Dışarıdan her ne kadar gayet güzel olarak gözükse de içine girdiğinizde tarihi eserlere olan saygısızlığımızı gözler önüne serecek şekilde vandalizmin izlerini taşımakta ve yürekleri sızlatmaktadır. Sarıkamış Kayak pistine yakınlığı sebebiyle bir ara otel yapılması gündeme gelmiş olan köşk hakkında şu ana kadar yapılmış bir işlem gözükmemekte olup, köşk sanki çürümeye bırakılmış gibi kaderine terk edilmiş bir şekilde durmaktadır.


 Katerina Köşkü...


Katerina Köşkü girişi...

        


 

Köşkün arka bahçe manzarası...




Köşk yolunda...



İçerideki Vandalizm...




Köşkün ön cepheden manzarası...


Programımızda Sarıkamış Kayak Merkezini ziyaret var. Ekipte kayak yapacak kimse yok o yüzden bu ziyareti kısa tutacağız. Sarıkamış'ta kar çok enteresan bir şekilde yağıyor. Düşen kar tanelerine yakından baktığınız zaman direk kar kristallerinin şekillerini görebiliyorsunuz. Bu taneler birleştiğinde de sanki pırlanta bir kar kütlesi oluşturuyor. En kötü yanı ise bu kardan kartopu yapamıyorsunuz. Toz halinde ve bir türlü birleşmiyor.



Eldivenimin üstündeki kar kristali...


Pırlanta güzelliğinde parlayan kar kütlesi...



Sarıkamış Kayak Pisti...

Yolumuzun üzerinde seyahatimizin en acı ve üzücü anını yaşadığımız Sarıkamış Şehitleri Anıtı var. 1914 yılının 15-22 Aralık tarihleri arasında Sarıkamış yakınlarındaki Allahuekber dağlarında, Kars'ı Ruslardan geri almak için, Enver Paşa tarafından tam bir askeri bilgisizlik ve ego tatmini için giysileri,ayakkabıları ve teçhizatları (-30) dereceye varan soğuğa dayanıksız bir şekilde yürütülen 60.000 askerimizin donarak ölmesi ne yazık ki bugün bile yüreğimizi yakıyor.


Allahuekber dağları, 37 bin şehit verilerek aşıldı ve Sarıkamış kuşatıldı. Sarıkamış kuşatma harekatı aşırı soğuk ve açlık yüzünden, hedef ele geçirilemeden, 5 Ocak 1915’de sona erdi.
Osmanlı Ordusu bu dağlarda, 60 bini donma sonucu tam 78 bin şehit verdi. Mekanları cennet olsun... 




             


Mekanları cennet olsun...

Şehitlik ziyaretimizin ardından sıra geliyor öğlen yemeğinde Kaz eti ziyafeti için gideceğimiz köy evine. Kısa bir süre sonra ulaşıyoruz. Bahçede havlayan bekçi köpeği, serbest geniş kümeslerinde dolaşan kazlar ve ev sahibeleri bizi karşılıyor. Evin salon olarak kullanılan sobalı odasına büyük bir masa hazırlamışlar. Soba çıtır çıtır yanıyor. Duvarlardaki halıların yanında CHE halısı dikkat çekiyor. 


Bekçi köpeği önce sevmedi bizi ama sonra anlaştık...



Emekçi kadınlar tandırları hazırlıyor...



Duvardaki CHE...


Artık kaz etimizi bekliyoruz...


Kazın pişmeden önceki hali...

Sağ olsunlar hiçbir şey aksamadan kaz eti, pilav, ayran ve tatlıdan oluşan menümüz herkese tam zamanında ve eksiksiz geliyor. Hepimiz keyifli bir sohbet eşliğinde yemeğimizi yiyoruz. Ev sahibesinin üniversiteye giden zıpkın gibi iki tane kızı var. İkisi de sağ olsun bizlerle çok ilgileniyorlar.  Çaylarımız da gelince keyfimiz tamamlanıyor.

Şehre dönünce Kars kaşarı ve gravyer alışverişimizi yapmak üzere bir kaç dükkana girip tadım yapıyoruz. Fiyatlar da, lezzetler de aşağı yukarı birbirinin aynı. Ben hem Zavotlar'dan hem de Ariş'den aldım. İkisinden de çok memnun kaldım. 


Kars Kaşarları...

Şehirde Rus işgali sırasında yapılan binalardan günümüze kalan ve restore edilmiş olanların bir kaçını ziyaret ediyoruz. Ruslar şehrin inşası sırasında birbirini kesen düz yollar ve bu yolların arasında kalan adacıklara binaları inşa etmek üzere planlanmış ızgara sistemini kullanmışlar. 16 büyük adacık ve birbirini kesen dümdüz geniş caddeler ile bunları tamamlayan ara yollar şeklinde gayet kullanışlı bir şehir planı var.
Kars Kalesine yol buz tutmuş olduğu için araçla çıkamadık, yürüyerek çıkmayı da gözümüz yemedi açıkçası, belki daha az soğuk bir günde denenebilir. Uzaktan fotoğraflayabildik sadece.

Kars Kalesi...
Eski bir Rus binası da çok güzel restore edilip Hotel Cheltikov adıyla hizmete sokulmuş. Cheltikov Ailesi 1877'de Kars'a yerleşmiş ve 1894 yılında Baltık mimarisi ile bu konağı inşa etmişler. 1896 yılına kadar da burada yaşamışlar. Daha sonra Rus hükümetine devredilen bina uzun bir süre Konservatuar ve Opera Binası olarak kullanılmış. Ruslar kenti terk ettikten sonra da sübyan mektebi, askeri ecza deposu, opera, hastane, doğum evi ve son olarak da hekim evi olarak hizmet vermiş. 2011 yılında Hotel Cheltikov olarak restore edilen binanın eşsiz bir mimarisi ve taş ustalığı var. İçerisinde de Kars'lı fotoğraf sanatçısı Murat Kaya'nın muhteşem Kars fotoğrafları yer alıyor.




Hotel Cheltikov...
Halen bir kaç tanesi devlet binası olarak kullanılan bazı Baltık mimarisindeki eski Rus binalarını fotoğraflayıp otelimize dönüyoruz. 





Baltık mimarisinden örnekler...


Kars diyince "Aşık" kültüründen bahsetmeden geçilmez. Karşılıklı olarak saz eşliğinde atışma şeklinde geçen bu kültürü yaşatmak için ne yazık ki çok fazla çaba sarf edilmemekte. Yeni nesil de bu değerlere gereken önemi vermediği için ileride bu değerlerimizi kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalabiliriz diye düşünüyorum. 

Akşam yemeğimize rehberimizin sürprizi olarak gelen ve bizlere sazı ile keyifli bir akşam yaşatan Aşık Ayhan'dan öğrendiğimiz kadarıyla Kültür Bakanlığına kayıtlı 759 aşık varmış ve bunun 400' ü Karslı imiş. 

Kars'ın yetiştirmiş olduğu en meşhur Aşık Murat Çobanoğlu'nu da anmadan geçmeyelim.  1940 yılında Kars'ın Arpaçay ilçesinin Koçköyü beldesinde çiftçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Murat Çobanoğlu 26 Mart 2005 tarihinde Ankara'da vefat etmiş ve memleketi Kars'ta toprağa verilmiş.

Kars Belediyesi bu büyük Aşığın anısına her yıl 6-7 Mayıs tarihleri arasında Aşıklar Bayramı düzenlemekteymiş...



Kars'lı Aşık Murat Çobanoğlu...

Doğu Ekspresi ile başlayan rüya gibi Kars tatilimiz hafızalarımızda güzel anılar bırakarak Kars'ın Harakani havaalanında bitiyor. Bu güzel anıları elimden geldiğince burada paylaşarak ülkemizin uzak güzelliklerinin de yaşanması gerektiğini vurgulamak istedim.

Elveda Kars, bir gün tekrar görüşürüz belki, kim bilir?

Seyahatle kalın...